... bana bir yudum su ver!...

                                                                                     engin akbaba

 

Polatlı kışlasında ağustos geceleri, telefona yapışıp dişimin arasından,  ergen bir düşle konuşuyorum. Uzak tren çığlıkları işliyor ciğerime, cesur.  Adına “Gülce” demişim. Yorgun bir nisan kuşluğuna benziyor. Dokunsam ıslanacak gözleri. Elim o kadar uzak, sesi o kadar yankılı. Bir ırmağın denize dökülüşü gibi geriye bakarak karışıyor ruhuma nefesi. Polatlı kışlasında ağustos böcekleri, oturup ağlıyoruz…   Tellerin arkasında ömrümün arta kalanı bozup düşlerini Ankara katarının bozguncu çığlığıyla sevdayı yükleniyor.  Yüreklendiriyor beni Gülce’nin titreyen sesi.  Mavi suaterli çocukluğumu da bilse “annem” diyeceğim. Aksıyor solu.  Korkak bir Türkçesi var. Diliyle dişi arasında bütün gözyaşları.   Ağlasa dudağım ıslanacak, belli… Ah bir uzanıp öpüverse kan dolacak dilim dudağım. Güneşi kundaklayacak birazdan kalk düdüğü. Oysa benim boğazımdan bir lokma bile uyku geçmedi daha. Kendi oyununa düşmüş bir hile bazın elleri gibi terliyor alnım. Kaderimin ilk hecesinden ayn’ı silip elif çeken ben, azı dişi kamaşan bir köpek gibi “keder” soluyorum. İçimde bağ bozumu; Yüreğimde sirkeci güğümleri…  Tenhalarımda Ankara kalabalığı… Ayaklarım Sakarya’ya dirense, ellerim bira soluklanıyor izin günleri.  Bir şiirin her dizesine gömülüp içiyorum. Her şiirin bir dizesinde kalıyor gözlerimin elası. Sigarasını yakmamı bekliyor akşam kuşları. Kuşkularından arındırmışlar şehvetli bakışlarını. Devlet malı olduğum göğüslerine bakışımdan belli. Oysa cüzdanımda seyyar bir sevdaya tutulacak kadar cesaretim yok. Garnizon dışında kabaran düşlerimi Polatlıya taşıyacağım akşam otobüsüyle birinci bölük için Çarşamba ve Cuma olmasa hamam günleri.

 

Gömülüp koşuğun grisine Bişar’dan Kürtçe ağıtlar dinliyorum.  Kavimler göçünden beri yabanıl bir yolcuyum. Azığımda tek öğünlük tayınım.

 

Polatlı kışlasında bozkır trenleri… getirip gurbetin en acısını hasretimizin orta yerine bırakıyor. El sallasam… Gülce baksa tren penceresinden boş kovanlar gibi toplanıp sayılan yirmiüçüncü yaşımın ağustos günlerine belki daha da sever beni… 293. dönem birinci bölük birinci takım dört bin iki yüz beş. Kırk bir numara bot. Kırık bir aynanın simyası bozuk yanına düşmüş çocukluğumun yanık düşü… Belleğimde, uzak bir ülkede uzak bir kent adı olarak kalmış baba adı, vakti gelmeden ayrıldığım sevdalar, erken girdiğim kavgalar,  ben yorulduğumda daha yeni kızışan arkadaş yumrukları… Bişar yine Kürtçe bir ağıt tutturmuş içinden. Gözlerinin renginden biliyorum. “Sesli söyle Bişar, biz de duyalım.”  “Nöbetci subay gelir birazdan” der gibi bakıyor, utanarak Türkçesinden. Kırık dökük bir Türkçesi var, “h” leri hırıltılı, “k” leri kavruk.  

 

  Bir Ankara dönüşü, akşam içtimasından hemen sonra, adımı ünlüyor koğuş nöbetçisi.. ve kabaran sesiyle yarıp koğuşun kalabalıklığını, “telefoooon” diye  haykırıyor. Dip köşe dolaşan sesi gelip düşüyor önüme bir kuş ölüsü gibi. Önüme düşen kuş ölüsünü cebime koyup varıyorum telefona.  Rüzgârını yitirmiş dalgalar gibi hışırdıyor Gülce’nin sesi. “Unut beni!!! bir daha arama, ben de seni aramayacağım.?” “ne oldu? Niçin?  Bi(r) şey mi oldu? Seni aramazsam nasıl dayanırım ömrümün arta kalanına?... gibi benzer cümleleri kurmayı hep telefonu kapattıktan sonraki gecelerde uykuya hasretken hayal etmişimdir. Ama hiçbir şey diyememiştim o anda çaresiz bir  “Peki” den başka. İhtiyar bir çınarın köklenip de devrilişi gibi devrildi sesim. O ana uygun olan, Gülce’yi fikrinden vazgeçirebilecek cümleyi bu gün bile düşünürüm de hala bulamam. Bazen bulduğumu sandığım cümleyi birkaç kez tekrar edince yeteri derecede kuvveti olmadığından bahisle bir not defterinde unutur giderim. “Peki” “k”si kabarık “i” si boğulmuş çaresiz bir ünlem.

 

Aklımdan silemiyorum sonu atmış sıfır beş olan telefon numarasını. Sonra bir de yağmurda ıslanmış bir tarla sıçanı gibi sevimli gülüşü takılıp kalıyor gözümün önünde. Gülce sözünün eri. Öylece uzaklarda bir yerde. “Dayanamadım. Aradım” desem.  Ayıp! “Arama!” dedi. Bir de “Unut beni” mi demişti yoksa ben mi öyle anlamıştım. ‘Yoksa unuttum seni’ miydi?

 Geceler Polatlı trenleri gibi uzuyor. Trenler bozkır rüzgârı gibi ıslık çalıyor akarken rayların kızgınlığında. Sayımı yapıp gidince nöbetçi subay kalkıp yanaşıyorum sıra olmayan telefona. “Geç oldu. Yat uyu.” İçine tükürdüğüm içimden bir ses. Dibi bulunmaz gecede uzakları düşünerek uyumanın imkânsızlığı işliyor ciğerime.  “Sabah ola hayrola!” Ertesi günün akşam kızıllığında eğitimin yorgunluğunu sırtıma vurup akşam dersine gitmeden evel, çay ocağından bin bir badire ile kaptığım çayın boz bulanıklığına sığınıp bin bela gelen sırada yapışıyorum telefona. Çeviriyorum sonu atmış sıfır beş olan telefon numarasını. Aradığım kişiye ulaşılamıyor. Kapsamı alanı dışında. Bütün alanlarda uygun adımda yürüyorum ama benim adımlarıma uymuyor telefondaki kadının sesi.   

 

Akdeniz marşı söylenecek… sol…sol…sol… sol sağ sol….  Başla… “deniz deniz Akdeniz/ suları berrak deniz/ karşıda yar ağlıyor/ gideyim bırak deniz”…Bir daha kapsama alanına girmiyor Gülce. İrlanda masası, İtalyan çukuru ve kavimler göçünden beri boynumun yaftasına yazılmış yalnızlığım, yanlışlığım, Bişar’ın gözlerinden okuduğum Kürtçe ağıtlar ve koğuşun griliğine bulaşan insan nefesleri koyun koyuna yaşıyoruz bozkırın tere batmış sıcağında, yanıyoruz…  “rüzgarlardan atım  var/ şimşekten kanadım var/ göğsümde ay yıldızlı/ gazilik beratım var../”    dua tepenin, türbe tepenin, mangal dağın, Sakarya boyları ve 22 gün 22 kanlı gecenin çölde aksayan naraları çalınıyor kulağıma.  “yaslı gittim şen geldim/ aç koynunu ben geldim.../ bana bir yudum su ver/ çok uzak yoldan geldim…/  eş(ş)ek kulaklı Midas’ın toprağında marş söylüyoruz.  Belki de ömründe hiç görmediği bir denizin marşını. Çöl coğrafyasına inat gür çıkıyor sesimiz. “deniz deniz Akdeniz/ suları berrak deniz/ karşıda yar ağlıyor/ gideyim bırak deniz… birinci bööölük, birinci bööölük, aslanlar, aslanlar hey…”  

 

Aramıyor bir daha gülce… Sabahta, akşamda ve kuşlukta çoğalıyor kuşkularım… Polatlı çöl olmasına çöl ama daha da ölü geliyor bana. Kışlanın içinden tren akıyor. Trende hasret, tende can, damarda kan akıyor… Gülce… Sen güle benzemesen ben sana gülce demezdim amma. Dalında gül soluyor… İçimde şarkılar, kelimeler…

 

Sonra… Sonrası malum kuradan “yolun bittiği yer” çıkıyor. “Kiğı”, ömrümün hayal törpüsü.  …Azrail gelmişte can talep eder/ benim can vermeye dermanım mı var…

 

Ocak 2008 Antalya

 

Yorum Yaz