Yılan (Devamı...)
Hasan ÖZAYDIN
Kardeşimi çok severdim. O da beni tabi ki. Kimse avutamadığı zaman ben avuturdum. Hemen bir türkü söylemeye başlar, kardeşimin dikkatini çeker, sonrada ıslık çalardım. Kardeşim önce susar, sonra dikkat kesilir beni dinlerdi. Bahar geldiğinden bu yana öğleden sonraları kardeşime ben bakıyordum. Çünkü annem günlüğe gitmeye başlamış, kardeşimin de bakımı bize kalmıştı. Ablam öğleci olduğu için sabahları o bakar, ben okuldan çıkınca yıldırım gibi eve koşmaya başlardım. Ablamla yolda karşılaşırdık. O da okula yetişmek için koşuyor olurdu. Tüm arkadaşlarım öğleden sonra oyun oynarken ben kardeşime bakardım. Ama hiç yük gelmezdi bana. Çünkü kardeşimi çok severdim. Ama şimdi aklım yılandaydı. Ya gece otların arasına kaçarsa ? Ya otların arasında gece köpek bulursa ? Aklımdan bir sürü soru geçiyordu. Evet, evet... Seçtiğim yer yanlıştı. Çünkü şafak vakti çığ düşünce kesekağıdı ıslanıp yumuşar, yılan da kaçardı. Aceleyle koşup yılanı koyduğum yerden aldım. Kuru bir yer bulmalıydım. Tamam. En güvenli yer gazel damıydı. Hemen evin yanındaki küçük gazel damına girip kesekağıdını özenle gazellerin arasına yerleştirdim. Hatta içim rahat etsin diye kesekağıdının ağzına iki tanede çamaşır mandalı taktım. Artık rahattım. Acaba abime söylese miydim? Abim sanat okulu birinci sınıfa gidiyordu. Ama sağı solu belli olmazdı. En iyisi yılanı bu akşam unutmaktı. Öyle de yaptım.
Annemin pişirdiği bulgur pilavıyla karnımı doyurduktan sonra biraz ders çalıştım. Biraz da kardeşimle oynadım. Annemi emdiği için keyfi yerine gelmişti. İyice yorulmuş olmalıyım ki minderin üstünde uyuyup kalmışım. Annem yatırmadan önce tuvalete götürdü. Evin dışındaki tuvalete gidince yılan aklıma geldi. Ama uyku ağır bastı, unuttum hemen. Gelip abimin yanına yattım. Ben kendimi bildim bileli abimle yatarım. O gün rüyamda hep yılanlarla uğraştım.
Sabah, elimde emanetle birlikte erkenden okula damladım. Benim gibi Yusuf ve Hikmet de erken gelmişlerdi. Kapıda buluştuk. Yusuf bu gün yumurta getirmemişti. Okulun bahçesinde duvar yapımı için yığılmış taşların üzerine oturduk. Hikmet gözüyle kesekağıdını işaret ederek:
"İçinde mi?" diye sordu.
"Tabii aslanım!" diyerek gururla yanıtladım.
Sonra onalar planımı anlattım. Derste öğretmenin yanına giderek, fen bilgisi dersinden "Canlılar" ünitesinden bahsedecek, okulda canlı bir yılan olursa öğrencilerin daha ilgiyle dersi izleyeceklerini anlatacak, öğretmen "Haklısın; ama ne yazık ki yok." deyince de, gururla yılanı masanın üstüne koyacak ve "Alın öğretmenim, ben size getirdim." diyecektim. Raziye Öğretmen de gözlüğünün üzerinden hayretle bakıp: "Aferin Hasan." diyecekti. Arkadaşlar garip garip yüzüme bakarken zil çaldı ve sıra olduk.
Öğrencilerle andımızı okurken "Ya öğretmenimiz yılandan korkar da bana kızarsa?" düşüncesi gelip çakılmıştı beynime. Bu korkuyla merdivenleri çıkarken, bizim kümedeki Fahriye omzumdan çekiştirip:
"Hasan ne var o kesekağıdında ?" diye sormaz mı ? Şaşırmıştım. Hemen:
"Annem beslenme için çörek koydu. Sana ne!" diye çıkıştım. Fahriye sırıtarak:
"Bana da verecek misin?" diye devam etti.
"Tamam, tamam. " deyip kestirip attım.
Fahriye'nin boyu çok uzundu. O zamanlar, uzun boy kızlar için övünülecek bir şey değildi. Herkes sırık diye dalga geçerdi. Fahriye gerçekten uzundu. Ben yanında cüce gibi kalıyordum. Ama kafası hiç çalışmazdı. Kümede tam karşımda oturur, durmadan aptal aptal bana bakıp gülerdi. Bir de durmadan ayağıma basar, beni sinir ederdi
Öğretmenin sınıfa gelmesiyle birlikte bendeki heyecan doruğa ulaşmıştı. Öğretmenimiz her zamanki resmi edasıyla bize "Günaydın" deyip masasına oturmuş, defterinden bir şeyler okumaya başlamıştı. Ben kendi yerime yardımcım Elif'î tahtaya çıkarmış, yoklamayı ona yaptırıyordum. Bir ara öğretmen "Yoklamayı sen niye yapmıyorsun?" dercesine yüzüme bakmış, ben zoraki bir gülümsemeyle geçiştirmiştim. İçimdeki güven tamamen gitmiş, korkum iyice artmıştı. Hatta korkumdan sürekli beni izleyen Yusuf'la Hikmet'e bile bakamıyordum. Ama Hikmet yanıma damlamıştı. Bir şey söylemesine fırsat kalmadan, öğretmen: "Hikmet, otur bakayım yerine" diyerek azarlamış, o da başımdan gitmişti. Öğretmenimiz, her zamanki gibi sakin ve kararlı sesiyle ders anlatmaya başladı. Bir ara derse dalıp, korkumu attıysam da elimi sıranın altına sokunca, yine korkmaya başladım.
Ohh... Zil çalmıştı. Lanet olsun ne yapmalıydım ? En iyisi şu yılanı götürüp atmaktı. Ama ya bir gören olursa. Sonra Hikmet'le Yusuf ne derlerdi. Eminim alay ederlerdi. Kesekağıdını sırada bırakıp, bende çocuklarla dışarı doğru yürüdüm. Hikmetle Yusuf, yanımda bitmişlerdi. Onlara fırsat vermedim:
"Tamam oğlum ! Fen dersinde vereceğim öğretmene, merak etmeyin siz." diyerek çıkıştım. Hikmet:
"İyi de Fen dersine daha üç saat var. Ya bir şey olursa?" diyerek soran gözlerle konuştu.
"Ne olacak bee! Sırada uyuyor işte." diyerek onları ve kendimi rahatlatmaya çalıştım.
Teneffüste oyuna dalmış, unutmuştum her şeyi. Dersler hızla geçmiş, ikinci dersin sonuna gelmiştik. Kapı hafifçe çalındıktan sonra, yaşlı hadememiz, elinde süt güğümüyle kapıda belirmişti. Bize her gün ikinci teneffüste süt tozundan yapılma süte benzer bir şey dağıtılır ve evimizden getirdiğimiz ekmekleri bununla yememiz istenirdi. Süte benzer bu şeyi Amerikalılar bize yollamışlar. Öğretmenimiz bu durumu pek sevmezdi; ama yine de sütü içmemizi isterdi. Çoğumuz bu sütü sevmezdik. Çünkü hiç süt gibi kokmazdı. Ben çoğunlukla bunu içmez, sınıf başkanı olduğum için bir yolunu bulup güğüme geri dökerdim. Öğretmenimiz bu durumu bilir, sesini çıkarmazdı. Rıza Amca, bardaklarımızı sütle doldurur, içtikten sonra da, ben; bardakları boş bir kovaya konulmasın sağlar, bu arada herkesin tam içip içmediğini kontrol etmek için, bardakların içine bakardım. Kalkıp hemen demir bardakları dağıtıp yerime oturmuştum.
Birden, yılanların sütü çok sevdiği aklıma geldi. Birçok masal ve hikayede öyle anlatılırdı. Hatta bir masalda; ağacın altında uyurken yılan yutan bir şehzadenin karnındaki yılan, süt kaynatılarak çıkartılmıştı. Beni yine sıkıntı basmıştı. Ya yılan süt kokusunu alınca çıkmaya kalkarsa. Hemen elimi sıranın altına attım. Lanet olsun !.. Kesekağıdı yoktu. Hemen eğilip sıranın altına baktım. Evet yoktu... Vücudumu garip bir sıcaklık basmış, her yanımdan ter fışkırmaya başlamıştı. Başımı kaldırıp hızla Hikmet ve Yusuf'a baktım. İkisinde de olağanüstü bir durum yoktu. Hızla tekrar sıranın altına eğildim. Çantaları kenara itip, yeniden baktım.Ama yoktu işte!..Heyecandan ölebilirdim. Tekrar başımı kaldırınca Fahriye'nin aptalca sırıtarak bana baktığını ve kesekağıdının içine doğru elini uzattığını gördüm.Benim bir şey dememe fırsat kalmadan, yılana önce eliyle dokunmuş, sonra "Anneeee yılaaaan!.." diye keskin bir çığlık atarak, kesekağıdını havaya fırlatmıştı. Havada, yılan ve kesekağıdı birbirinden ayrılmış ve yılan yandaki sıranın ortasına düşmüştü.
"Yılaaan!" diye çığlığı basan herkes sıraların üzerinden fırlayarak dışarı kaçıyordu. Bu koroya Hikmet'le Yusuf, hatta öğretmenimiz bile katılmıştı. Sıralar devrilmiş, masalardaki sütler dökülmüş, bardaklar etrafa saçılmış, sınıf tam anlamıyla savaş alanına dönmüştü. Sınıfımız ikinci katta en dipteydi. Öğrencilerin çığlıklarına önce diğer sınıflar, sonra tüm okul katılmıştı. Koridor öğrencilerle dolup taşmıştı. Öğretmenler arada bağırarak sükuneti sağlamaya çalışıyorlardı. Ama "Yılan varmış." diyen sel gibi sağa sola yükleniyordu. Tüm okul ayağa kalkmış, aşağıdan yukarıya çıkmak isteyen öğrenciler merdivenleri öyle tıkamışlardı ki, müdür bile geçemiyordu.
Bu çığlıklar uzun süre devam etti. Ellerinde yangın kürekleriyle iki hademe ancak 15 dakika sonra sınıfa ulaşıp, kapıyı hafifçe aralayıp, korkarak içeri girmişlerdi. Bu arada çığlıklar kesilmiş, öğrenciler fısıltıyla konuşmaya başlamışlardı. Öğretmenler bağırarak koridoru boşaltmaya çalışıyor ama kimse yerinden kımıldamıyordu. Çünkü doğal olarak herkes sonucu bekliyordu.
Ben başıma gelecekleri anlayıp, öğretmenlerin çağrısına uymuş ve duvar kenarlarından ilerlemeye çalışıyordum. Çantamı bile almadan kaçacaktım. Ama lanet olsun ! İlerlemek mümkün değildi. Kendime ve aklıma küfrediyordum. Koridorun ortalarına vardığımda kalabalık canlanıp, çığlıklar yeniden yükseldi. Dönüp baktığımda; hademe öldürdüğü yılanı maşayla tutmuş, öğrencilerin korkudan açtıkları yolda muzaffer edayla yürüyordu. Öğrenciler sağa sola kaçıştıkça, benim ilerlemem daha da zorlaşıyordu. Ama yine de denemeliydim diyerek kalabalığa iyice yüklendim. Tam merdivenlerin başına gelmiştim ki, ensemden bir el yapıştı. Döndüğümde yanımızdaki sınıfın öğretmeni Davut Bey hınçla yüzüme bakıyordu. Geriye dönüp;
"Bu mu Raziye Hanım?" dedi. Öğretmenimizi ilk o zaman gördüm. Gözlüğü yoktu ve yüzü bembeyazdı. Yanında aptal suratıyla Fahriye duruyordu.
"Evet" anlamında başını salladı. Bitkin görünüyordu. Davut öğretmen daha işareti alır almaz bana iki tane okkalı tokat patlatıp "Yürü bakalım hayvan herif!" diyerek, beni öğretmenler odasına sürüklemeye başladı. Tokadı yiyince adeta kendime gelmiş, sakinleşmiştim. "Boşver oğlum! Ok yaydan çıktı nasılsa" diyerek olacaklara kendimi hazırlıyordum. Özür ya da af dilemenin gereği yoktu. Çünkü her durumda olacaklar değişmeyecekti. En iyisi sessiz durup olacakları beklemekti.
Okul boşaltılmış, müdür dahil, tüm öğretmenler "öğretmenler odasına" toplanmıştı. Sandalye yetmediği için bir kısmı ayakta duruyordu. Ben elbise askısının önünde ellerim arkada dikiliyordum. Pakize Öğretmen, bir yandan elindeki Hayat Ansiklopedisini karıştırıyor, arada bir bana bakıyordu. Öğretmenimiz köşede başına toplananlara olanları anlatıyor, dinleyenler arada bir dönüp bana bakıyordu. Çok rahatsız bir durumdu. Eee.. Hadi ne olacaksa olsun artık. Birden aklıma Hüseyin Abi geldi. Yine gülerek sigara içiyordu. Ama bu kez atın üzerindeydi. Rahatlamıştım, korkum kaybolmuştu. Ben tam dalmışken müdür: "Oğlum okulda yılanın ne işi var haa?" diye gürledi. Ben başımı kaldırmış tam yanıt vermeye hazırlanırken, kulağımdan tutup vurmaya başladı. Kaç kez vurduğunu hatırlamıyorum. Sonra ötekiler devam ettiler. Hepsi hem bağırarak sorular soruyor; ama yanıtını beklemeden vurmaya başlıyorlardı. Karşıdaki boy aynasından yüzümün önce kızardığını sonra beyaza dönüp keçeleştiğini izleyebiliyordum. Aynada izlediğim yüz sanki benim değildi. Artık acı duymuyordum. Hüseyin Abi, Şahan'ın üzerideydi.
Birden, bağırmaların arasından sakin bir ses duyuldu. Hala ansiklopedi karıştıran Pakize Hanım;
"Benim için de iki tane vurur musunuz, Mehmet Bey?" demişti.
Tekrar kendime gelmiş, anlamaya çalışıyordum. Pakize Hanım ne demişti:
"Şu küllüğü uzatır mısınız ? Mehmet Bey"
"Mehmet Bey, çay verir misiniz?"
"Kitabı uzatır mısınız? Mehmet Bey"
İşte tam bunları söyler gibi sakin bir doğallıkla:
"Benim içinde iki tane vurur musunuz, Mehmet Bey?" demişti.
Mehmet Bey de vurdu. Ne demekti. Hay hay. Lafı mı olurdu. İşte bu iki tokat acıttı yüzümü. Pakize Hanım'ın değil; ama Mehmet Bey'in yüzüne kinle baktım. Bir yandan da sırada başkaları var mı ,diye kontrol ediyordum.
Öğretmenim ve birkaç bayan öğretmen, bu eğitim faaliyetine katılmadılar. Belki acımışlar belki de yediğim dayağı yeterli bulmuşlardı. Aslında hep öğretmenimizden "Yapmayın, Hasan iyi çocuktur." demesini beklemiş; ama sonunda ona hak vermiştim. Tüm okulu birbirine katan bir öğrenciyi korumak kendisi için iyi olmazdı. İlk başlayan müdürümüz son noktayı da koydu. Yine gürleyerek, "Defolmamı ve yarın babamı getirmezsem okula gelmememi" söyledi.
Kapıya doğru yürürken, birden dönüp öğretmenime "Yılanı fen dersi için getirmiştim." demek istedim ama vazgeçtim, defoldum. Hem de hemen. Çantamı aldığım gibi sıvışmaya çalıştım. Ama merakla bekleyen Yusuf'la Hikmet'in elinden kurtulamamıştım. Yüzüme bakınca "Bir şey yok arkadaşlar, yarın görüşürüz." açıklamasını yeterli buldular. Arkamdan "Sağol Hasan" diye bağıran Hikmet'e elimi kaldırarak yanıt verdim ve yoluma devam ettim. Doğruca eve gittim ve ancak ablam okula gidince ağlayabildim.
Temmuz 2005/Bursa


okur görüşü!
Arkadaşına Gönder!