Yılan
Hasan ÖZAYDIN
Üç çocuktuk. Hikmet, Yusuf ve ben. Baharın yaza döndüğü bir zamanda yürüyorduk tozlu yollarda. Günlerden Pazardı. Yusuf bizi abisinin çalıştığı çiftliğe çağırmıştı. Annemin kaynattığı yumurta ve yufkayı bir çıkına sarıp sabah erkenden yola düşmüştüm. Çünkü Yusufgilin evi çok uzaktı. Orada buluşup şehir dışındaki çiftliğe gidecektik. Çiftlik 10-15 km vardı. Yani en azından iki saat yürüyecektik.
Yusuf bizim kümedeydi. Dersleri iyi değildi. Genellikle derslerine ben yardım ederdim. Küme başkanı olduğum için konuları dağıtırken Yusuf'u gözetir, en kolay ya da en az bölümü ona verirdim. Kümedeki kızlar itiraz edecek olur; ama korkudan ses çıkaramazlardı. Yusuf'un benim yanımda lakabı "yumurtacı"ydı. Ailesiyle birlikte okula hayli uzak bir bağ evinde otururlardı. Çokça tavukları vardı. Belki yüz belki iki yüz kadar. Yusuf her sabah elinde bir sepetle tavukların yumurtalarını toplar, bu arada hemen 5-10 tanesini zulaya saklardı. Okula geleceği zaman yumurtaları zuladan alır, okula getirirdi. Derse girmeden kapıda buluşup okulun karşısındaki bakkala giderdik. Yumurtaları satar, parasıyla ya çemen ekmek ya da simit alırdık. Büyük cam kavanozun içindeki sorma şekerlere imrenerek bakar, ama ne o nede ben bir kez bile "şeker alalım" diyemezdik. Çünkü doymak daha önemliydi.
Bizim "yumurtacı" farklı bir çocuktu. Hiç yaramazlık yapmaz, özürlü insanlara has masum gülüşü yüzünden eksik olmazdı. Kimseyi kırmaz; ancak en çok beni severdi. Bizim okula dördüncü sınıftayken gelmişti. Okuması ve matematiği zayıf olduğu için bizim kümeye, benim yanıma verilmişti. Öğretmenimin dediği gibi, bildiğim her şeyi ona öğretecektim. İlk zamanlar çekiç gibi geriye çıkık kafası ve alaboros kesilmiş saçları nedeniyle sınıftakiler tarafından alaya alınmıştı; ama korumam sayesinde kısa zamanda vazgeçtiler. Çünkü sınıf başkanıydım ve kızdığım çocukları her an tahtaya yazabilirdim. Bu koruma ona daha çok yakınlaşmamı sağlamış,ilk zamanlar duyduğum acıma zamanla yalın bir sevgiye dönüşmüştü.
Yusuf beni evlerine ilk davet ettiğinde hayli şaşırmıştım. El bahçesinin içerisinde, kocaman bir konakta oturuyorlardı. Sayısız hayvanları vardı. Daha doğrusu hiçbir şey onların değildi. Onlar bakıyorlardı.Eve girip geniş odadaki minderin üstüne oturmuş, annesinin getireceği yemeği bekliyorduk. Annesi esmer, kocaman gözleri olan güzel bir kadındı. Bir ara başını uzatıp Yusuf'a anlamadığım dilde bir şeyler söyledi. Yusuf annesine yanıt verdi ve odadan çıktı. Yusuf'un başka bir dil bilmesine şaşırmıştım. Abim Sanat Okulunda, ablam ortaokulda okuyordu. Birinin yabancı dili İngilizce, ötekinin ki Almancaydı. Ben de bu dilleri merak eder onlardan öğrenmeye çalışırdım. Hatta her iki dilde ona kadar saymayı öğrenmiştim. Yusuf elinde sofra beziyle odaya gelince merakla sordum :
"Annen yabancı dil biliyor mu ?"
"Ne?" dedi.
"Annenle hangi dilde konuştunuz ?" diye yineledim.
"Nasıl hangi dilde?" dedi aynı şaşkınlıkla.
"Yusuf, biz şimdi Türkçe konuşuyoruz ya işte onu diyorum. Hani Almanca, İngilizce gibi diller var ya, siz hangi dili konuştunuz onu soruyorum."
Yusuf iyice afallamış kafası karışmıştı. Kekeleyerek:
"Ben hiç dil bilmem ki. Anamla öyle konuşuruz, kardeşlerimle de."
"Tamam anladım da, hangi dili konuşuyorsunuz?"
"Valla bilmiyorum ki, konuşuyoruz işte."
Bu arada Yusuf'un anası elinde tepsiyle odaya girmişti. Yusuf, elinde sofra şaşkın bir vaziyette ortada duruyordu. Annesini görünce hemen aceleyle sofrayı serdi. Kadın bir şeyler olduğunu hissetmişti. Dikkatle yüzümüzü inceliyordu. Yusuf'a "ne oldu?" dercesine bakarak elindeki tepsiyi sofraya bıraktı. Çekinerek ben sordum:
"Teyze, demin Yusuf'la hangi dili konuşuyordunuz?"
Kadın oğlunun yüzüne baktı. Yusuf aceleyle konuştu:
"Aney, Hasan benim arkadaşım,hem de iyi çocuktur."
Sesinde annesine güven vermeye çalışan şaşkın bir yakarış vardı.
"Kürtçe konuştuk oğlum"
Şaşırma sırası bendeydi. Bu dilin adını ilk defa duyuyordum.
"Kürtçe mi?" diye yineledim.
"Hee, Kürtçe oğlum." dedi kadın.
"Peki vatanınız neresi sizin ?"
"Burası oğlum, biz de bu memleketin insanıyız. Ama doğudan geldik. Bizim oralarda iş güç yok. Göç ettik buralara. Bizim aslımız Kürt, o nedenle Kürtçe konuşuyoruz."
"İyi" diyebilmiştim şaşkınlıkla. Yemeğimizi yiyene kadar da hiç konuşmadık. Madem bizim memlekettendiler neden Türk olmuyorlardı? Niye başka dil konuşuyorlardı ? Kafam karışmıştı. Yaşamımda Kürt olduğunu bildiğim ilk insandı Yusuf. Duyduğum ilk Kürtçe konuşma da annesinin konuşmasıydı. Sonra bu olayı tamamen unuttuk. Ne ben, nede Yusuf bu sırrı kimseye vermedik. Yusuf'la ayrılana kadar neden olduğunu bilmemekle beraber bu sırrı sakladık.
Ve şimdi iki yanı ağaçlarla kaplı tozlu çiftlik yolunda neşeyle gidiyorduk. Güneş hayli yükselmiş, yanaklarımızdan terler süzülmeye başlamıştı. Sınıftaki kızlardan söz ediyorduk. Benimkinin adı Dilek'ti. Hikmet'inki Ayşe. İkisi de bizim sınıftaydı. Derslerde birbirimize göz altından bakar, bir şeyler alma bahanesiyle yanlarına giderdik. Ayrı kümelerdeydik çünkü. Filmlerde kadınla erkeğin dudaktan öpüştüğünü anlatır; ama asla buna cesaret edemezdik. Yusuf'un sevdiği kız yoktu. Bu konuşmalara katılmaz, zorladığımız zaman gülümseyerek bize bakardı sadece. Saat on civarı olmalıydı ve artık yolumuz azalmıştı. Yusuf, ilerideki selvi topluluğunu işaret ederek:
"İşte geldik. Abimin çalıştığı çiftlik orası." dedi.
Uzaktan bakıldığında selvi ve elma ağaçları, sol tarafta geniş bir düzlük ve selvilerin gerisinde bir ev silueti görünüyordu. Yakınlaştıkça evin hemen yanından akan dere, geniş çayırlıkta yayılan atlar, iki katlı ev ve geniş ahırlar belirginleşmeye başladı.
Elma ağaçlarının başladığı yerde Yusuf'un abisi bizi karşıladı. Onun da kafası Yusuf'unki gibi geriye çıkıktı, annesi gibi iri kara gözleri vardı. Dostça gülümseyerek başımızı okşamış, "Hoşgeldiniz çocuklar, yoruldunuz mu ?" diye sormuştu. Yusuf "Yok" dedi kısaca. Bir sessizlik oldu. Hüseyin Abi, bana dönüp "Hasan sen olmalısın." diyerek elini uzattı. Esmer tenimden ve kısa boyumdan çıkarmıştı her halde. Çünkü üçümüzden en kısa ve en kara olanı bendim. Hepimiz tokalaştık. Hüseyin Abi:
"Hadi oturun, biraz dinlenirsiniz." dedi.
Hep beraber elma ağacının gölgesine oturup konuşmaya başladık. Hüseyin Abi en çok benimle ilgileniyordu. Demek ki Yusuf benden çok söz etmişti. Hüseyin Abi bizleri sorduktan sonra, çiftliği ve yaptığı işleri anlatmaya başladı. Çiftlikte at yetiştiriliyormuş, kendisi onlara bakar, geceleri bile onlarla beraber yatarmış. Güz geldiği zamanlar İstanbul'dan adamlar gelir kendisinin yetiştirdiği atları alırlarmış. Hem de iki otomobil parası vererek. Tüm atlar Hüseyin Abi'yi tanırlarmış. Bazıları ondan başka kimseyi üzerine bindirmezmiş. Çiftliğin sahibi yazın burada kalır, kışın haftada bir kez uğrarmış. Kendisi de ayda bir kez evine gider, kardeşlerini ancak bir akşam görürmüş. Atları sevmese burada hiç durmazmış; çünkü çiftlik sahibi Hamdi Bey çok aksi bir adammış. Merada, ev büyüklüğünde bir su çukuru varmış ve içi yılanlarla doluymuş. Hüseyin Abi, yılanlardan hiç korkmazmış.
Yılan lafını duyunca hemen atıldık. Nasıl yılanlardı ? Neden suyun içinde yaşıyorlardı ? Ne yiyip içerlerdi ? En önemlisi de insanı sokmazlar mıydı ? Daha birçok soru sorduk. Hüseyin Abi hepsini yanıtladı:
"Korkmayın çocuklar. Suda yaşayan yılanlar adamı sokmaz. Hem siz dokunmadığınız sürece yılanlar insana bir şey yapmaz."
"Hadi gidip yılanlara bakalım!" diye atıldım.
"Acele etmeyin çocuklar, oturun hele. Akşama daha çok var. Siz dinlenin ben de size ayran getireyim." deyip ayağa kalktı. Biz de gitmek istiyorduk. Ama Hüseyin Abi kararlı adımlarla yanımızdan uzaklaşınca sesimizi çıkaramadık. Arkasından bakıp:
"Yusuf, abin amma da kuvvetliymiş haa." dedim imrenerek.
Yusuf sanki benim sormamı bekliyormuşçasına anlatmaya başladı. Sesinde abisine duyduğu derin saygı ve imrenme açıkça belli oluyordu. Abisi aslında daha güçlüymüş. Kendi köylerinde bir at binermiş ki herkes hayran kalırmış. Poşiyi boynuna dolayıp ata bindiği zaman şahine benzermiş. Kimse onu geçemezmiş. Köyün tüm kızları ona vurgunmuş; ama onun sevdiği bir taneymiş. Köydeyken Yusuf, dağda koyun güden abisine yemek götürür, koyunlara bakar, abisi de Cano'yla buluşurmuş. Hem abisi bulduğu her dal parçasından kaval yapabilirmiş. Şöyle kavala bir üfledi mi akan sular dururmuş. Ama buraya göçünce Cano'yu başkasına vermişler. Abisi de zayıflamış konuşmaz olmuş. Kavalını da kırıp atmış. Daha hiç çalmamış. Yusuf, abisine kaval yapmasını öğretmesi için çok yalvarmış; ama o "Derdin olunca nasıl olsa öğrenirsin." dermiş. Biz öyle dalmış Yusuf'u dinlerken ağaçlıklardan gelen ses bizi uyandırdı. Hüseyin Abi, bir elinde testi, diğer elinde çıkınla bize doğru geliyordu. Hepimiz daha bir hayranlıkla Hüseyin Abi'ye baktık. Yüzünde Yusuf'un ki gibi dostça bir gülümseme vardı. Yanımıza oturup:
"Acıkmışsınızdır, hadi bir şeyler yiyelim çocuklar." dedi.
Sonra testiyi bir kenara bırakarak elindeki çıkını açtı. Evden taze tereyağı, peynir ve ekmek getirmişti. Hepimize ekmeği bölerek paylaştırdı. Sonra testiden maşrapayla ayran doldurdu. Yusuf'a iyi davrandığımız için bizlere mihnet borcunu öder gibiydi.
"Bizim azığımız var." dedim.
"İnsan misafirliğe azık getirir mi? Burda yiyecek yok mu?" deyince utandım. Hüseyin Abi, başımı okşayıp:
"Olsun bakalım, siz getirdiklerinizi sonra yersiniz." dedi.
Hep beraber getirilenleri yiyip aynı maşrapadan ayran içtik. Hüseyin Abi, ailemizi, kardeşlerimizi, okulumuzu sordu. Kendi okula gitmemişti; ama okuması yazması vardı. Amcaoğlu Rıfat öğretmişti. Yusuf'un kitaplarını okuyormuş; ama en çok Türkçe kitabını seviyormuş. Sonra bize heyecanla:
" Siz Eskici hikayesini okudunuz mu?" diye sordu.
Hikmet'le birbirimize baktık. Yusuf hemen açıkladı.
"Hani bizim kitapta Eskici diye bir parça var ya, onu diyor. Abim her eve gelişinde onu mutlaka okur."
Hatırladığımızı söyledik. Çok sevindi. Sanki yaşarcasına bize parçayı anlattı. " Çocuk ne kadar sevinmiştir" diyerek bize onaylattı. Sonra hep beraber kalkıp atlara bakmaya gittik. Hüseyin Abi, tüm atlara birer isim vermişti. Verdiği isimler atların özelliği veya rengine göreydi. En son simsiyah bir kısrağı gösterip bunun adı da "Şahan" dedi. O ata özel bir ilgisi olduğu belliydi. Atların yanına giderek birinin yelesinden tuttu ve bir sıçrayışta üzerine bindi. Atın eğeri, koşumu yoktu; ama o çok rahattı. "Gelin, sizi ata bindireyim." dedi. En küçük olmam nedeniyle önce beni bindirdi. Benim ata ilk binişim değildi. Babam daha önce beni birkaç kez ata bindirmişti.
Saatlerce atlara binip Hüseyin Abi'den bunların hikayesini dinledik. Hüseyin Abi, Şahanıyla bize gösteri bile yaptı. Önce atı şaha kaldırıp sonra yıldırım hızıyla koşturdu. Sonra atın üzerinde çeşitli duruşlar yaptı. Biz bunları hayranlıkla izlerken, Yusuf'un anlattıklarının az bile olduğunu konuşuyorduk. Daha sonra çayırın üzerine oturup konuşmaya daldık. Hüseyin Abi birden ayağa kalkıp:
" Hadi bakalım, yılanlara gidiyoruz." deyince nasıl unuttuğumuza şaşarak, hemen ayağa fırladık. O önde biz arkada hızla yürüyorduk. En sonunda heyecan içinde yılanlı göletin yanına gelmiştik.
Gölet küçük bir yerdi ve etrafı sazlıklarla kaplıydı. Hüseyin Abi'nin dediği doğruydu. İçi yılanlarla doluydu. Farklı renkte ve boyda olsalar da fazla büyük değillerdi. Bazıları kıyıya yakın sazlıklara sarılmış, etrafa dil çıkarıyorlardı. Hepimiz heyecanla seyretmeye başladık. İlk zaman korkmuştum; ama zamanla korkum geçmişti. Kendimce, okulda bunu nasıl anlatacağımı düşünüyordum. Bu arada Hüseyin Abi bir kamışa sarılmış olan yılanı tutmaya çalışıyordu. Aklıma delice bir fikir gelmişti:
"Hikmet, bunun bir tanesini okula götürelim mi?" diye sordum. Hikmet, şaşkın yüzüme bakarak:
"Okulda yılanın ne işi var, hem ben korkarım aslanım."
"Fen dersinde öğretmen, arkadaşlarımıza gösterir."
"Git aslanım yaa! Okulda nerde duracak yılan ?"
" Şey koyarlar bir bidona, içine de biraz su tamam. Burda suyun içinde durmuyorlar mı ?"
"Olmaz Hasan. Öğretmen bizi döver."
Bu arada Yusuf, abisinin yanındaydı. Bizim hararetle tartıştığımızı duyunca yanımıza geldi. Yusuf:
"Ne oldu yaa?"
"Şey... Abine söylesek o yılanı tutunca bize verir mi ?" Bu sefer şaşırma sırası Yusuf'taydı.
"Verir de biz yılanı ne yapacağız?"
"Ben okula götüreceğim"
Yusuf duraksadı, düşündü:
"Peki yılanı okula kadar nasıl taşıyacaksın? Akşam nerde kalacak?"
Ben bunları hiç düşünmemiştim. Fazla korkmasam da yılanı elimde tutmaya hazır değildim. Aceleyle:
"Abin bir kesekağıdına koysun, ben gerisini hallederim." dedim.
Hikmet, yine korkuyla:
"Oğlum, okulda valla kızarlar bize." Güven telkin etmeye çalışarak:
"Tamam... bak siz hiç karışmayın tamam mı? Öğretmenle ben konuşacağım. Beraber getirdiğimizi de söylemeyeceğim. Söz. Siz bana bırakın."
Tamam dercesine ikisi de başını salladı. İçlerindeki korku yüzlerine vurmuştu. Ama bana güvenirlerdi. Dayak bile yesem onları söylemezdim. Bu arada Hüseyin Abi yılanı tutmuş elinde oynayıp duruyordu. Hemen ona doğru yürüdük. Hüseyin Abi, "korkmayın" diyerek bizi sakinleştirmeye çalışıyordu. Okula yılanı götürecek ben olduğuma göre, cesaretli olmak zorunda olanda bendim. Önce yılana parmak uçlarımla dokundum. Evet, soğuktu. Soğuk ve kaygan. Ama Hüseyin Abi hiç korkmuyordu. Yüzüme bakarak:
"Al,tut; bir şey yapmaz" diyerek yılanı bana uzattı.
İstemeyerek tuttum. Yılan elime dolanınca çok korktum; ama belli etmedim. Hüseyin Abi:
"Aferin Hasan, baya cesurmuşsun." deyince korkum biraz daha azaldı. Ama yüreğimin nasıl uçtuğunu bana sorun. Öbürleri yılana dokunmadılar bile. Hatta üzerlerine atar gibi yaparak baya korkuttum onları. Sonra çekinerek:
"Hüseyin Abi, bu yılanı bize versene." dedim. Hayret ederek:
"Vereyim de siz ne yapacaksınız yılanı ?" Yusuf atılarak:
"Okula götürecekmiş"
"Peki, hocalarınız kızmaz mı ?"
" Yook, yok. Fen dersinde çocuklara gösterirler" diye hemen atıldım.
Hüseyin Abi elimdeki yılanı alarak:
"Yinede kızabilir Hasan. İstersen önce bir sorun, başak zamanda götürürsünüz."
"Ama Hüseyin Abi, o zamana okul kapanır. Ne olursun şimdi ver!" diye yalvaran bir sesle yineledim.
" Şey.. Siz bilirsiniz. Ama nasıl götüreceksiniz?"
"Yılanı bir kesekağıdına koyup ağzını bağlasak çıkabilir mi?"
"Çıkamaz; ama ağzını sıkı tutmalısın"
"Tamam, tamam ben tutarım." dedim sevinçle.
"İyi o zaman, hadi gidelim." diyerek, elindeki yılana aldırmadan önümüzde yürümeye başladı.
Geniş çayırlıkta yürürken, bir yandan etrafa bakıyor, aynı zamanda yılanı izliyorduk. Yusuf ve Hikmet korkudan biraz geriden geliyorlardı. Bense hemen Hüseyin Abinin yanında yürüyor, arada bir arkadakilere "Korkmayın, gelin." diyerek hava atıyordum.Hep beraber yemek yediğimiz elma ağacının altına gelmiştik. Hüseyin Abi elindeki yılanı bırakmadan getirdiği çıkını ağacın dalından aldı. Bir yandan da " Şöyle dursun bakalım." diye mırıldanıyordu.
Sofraya oturduğumuzda yılanı hepimiz unutmuştuk. Bu kez kendi getirdiğimiz azıkları yiyorduk. Yusuf yiyecek getirmemişti. Ben yumurtamı onunla paylaştım. Hikmet'te Hüseyin Abiye bir şeyler verdi.Ama o kırmamak için ucundan biraz almış, doyana kadar bizim yememizi izlemişti. Yemekten sonra yine okuldan, derslerden, kümedeki arkadaşlardan söz edildi. Bu arada Yusuf ballandıra balllandıra benim ne kadar çalışkan olduğumu, hatta ofis müdürünün oğlunun bile benimle yarışamadığını, müfettişin sorduğu soruyu yalnız benim bildiğimi ve mürekkepli kalemle ödüllendirildiğimi anlatıp durdu. Bıraksa Yusuf akşama kadar anlatacaktı ya, Hüseyin Abi vaktin geçtiğini anlamış, yerinden kalkarak:
"Çocuklar siz oturun ben eve gidip geleyim, vakit hayli geç oldu, Siz de yavaş yavaş gidersiniz." diyerek getirdiği eşyaları toplamaya başladı. Bizler de yardım ettik. Hüseyin Abi özenle yılanı çıkının içine sararak ağaca astı. Hüseyin Abi gittikten sonra yeniden yılan konusuna dönmüştük. Arkadaşlarıma öğretmene neler diyeceğimi, onların hiç karışmamaları gerektiğini yeniden anlattım. Bir yandan konuşuyor, bir yandan da yılanın çıkında neden kıpırtısız durduğunu, yılanların uyuyup uyumadığını merak ediyordum.
Hüseyin Abi, elinde iki tane kesekağıdı ile geri dönmüştü. Bu kesekağıtlarını biz de yapardık. Bakkaldan kiloyla gazete kağıdı satın alır, bunları evde katlar, ek yerlerini de hamurla yapıştırır, yine bakkallara satardık. Çok kârı olmazdı; ama simit ve sinema parası çıkardı işte. Kesekağıtları buruşmuştu. Daha önce kullanıldıkları belliydi. Hüseyin Abi önce iki kesekağıdını birbirinin içine geçirerek sağlamlaştırdı. " Şimdi yılan kafesimiz hazır" diyerek ağaçtaki bohçayı alıp, özenle açmaya başladı. Son katı açmadan, eliyle hafifçe basarak yılanın kaçmasını engelledi. Sonra yılanı başından tutup, kesekağıdının içine attı ve ağzını kıvırarak kapattı. Dikkatle kendisini izlediğimizin farkındaydı. Başını hiç kaldırmadan :
"Çocuklar, yılan bunun içinde hava alamaz ve ölür. Biraz hava alacak delik açmalıyız" dedi. Etrafına bakarak ince bir çöp buldu. Kesekağıdını elime tutuşturup çöpün ucunu sivriltmeye başladı. Bu arada yılan kesekağıdının içinde kıpırdayıvermiş, yüreğim ağzıma gelmişti. Ama kesekağıdını elimden bırakmadım. Hüseyin Abi, çöpün sivri ucuyla kesekağıdına özenle birkaç delik deldi. Sonra yüzüme bakıp;
"Eee Hasan, yükün hazır bakalım" dedi.
"Ama ağzını bağlamadın." diye itiraz ettim.
" İp getirmeyi unutmuşum. Korkma. Elinle tutarsan bir şey olmaz." dedi.
İtiraz edecek durumda değildim. Ne de olsa yılanı isteyen bendim.
"Tamam." dedim kısaca.
"Hadi çocuklar, ancak gidersiniz... Yolunuz uzun, sonra yine gelirsiniz." diyerek ayağa kalktı. Hepimizi tek tek öperek uğurladı. Daha birkaç adım atmıştık ki, dönüp baktım. Gülümsüyordu. Onu bir daha hiç göremeyecekmişim gibi geldi. Geri dönüp yanına gittim. İsteğimi anlamış, hafifçe eğilmişti. Hafif sakallı, kirli yüzünü ötüm. O da benim saçlarımı okşadı. Biz gözden kaybolana kadar dudaklarında birinci sigarası ve aydınlık gülüşüyle bizi izledi.
Arkadaşlardan ayrılmış, eve gelmiştim; ama şimdi bunu nereye koyacaktım. Evde yalnız ablam ve bir yaşlarında olan kardeşim vardı. Annem pancar günlüğüne gitmişti. Ablam, kardeşimi duvar dibinde bir çulun üstüne oturtmuş, avutmaya çalışıyordu. Kardeşim bu saatlerde hiç durmaz, sürekli ağlardı. Çünkü annemi emiyordu. Tabii ki acıkınca sürekli ağlıyor, ağzına verdiğimiz şekere batırılmış emziği almıyordu. Ablam beni görünce:
"Nerdesin lan şimdiye kadar, dışarıda akşam oldu." diye çıkıştı.
Ablamdan korkmazdım. Benden bir yaş büyüktü. Hatta kavga ettiğimiz zaman döverdim bile. Babam kızmasa abla bile demezdim ya neyse...
"Ne var bee... Babamdan izin aldım. Arkadaşlarımdan geliyorum." dedim.
" Şu çocuğa bak! Ben suya gidiyorum" deyip eve girdi.
Mahallede kimsenin evinde su yoktu. Herkes suyunu kova ve testilerle mahalle çeşmesinden taşırlardı. Kadınlar günlükten gelince çeşmenin başı kalabalıklaşır, bir testi su almak için en az bir saat beklenir, hatta sıra yüzünden kavga bile çıkardı. Ablam, kendisi kadar kovalarla çeşmeye giderken; ben arkama sakladığım kesekağıdını ne yapacağımı düşünüyordum. Evin bahçesindeki otların arasına saklamayı akıl edip hemen düşüncemi uyguladım ve kardeşimin yanına döndüm.
( öykünün devamı için tıklayınız)


okur görüşü!
Arkadaşına Gönder!